İslam dini, sadece bireysel ibadet ve ahlakın ötesinde, toplumsal bir yapıyı ve bu yapının sağlıklı işlemesini hedefleyen kapsamlı bir yaşam rehberidir. Bu rehberin en temel ve belirleyici prensiplerinden biri de “İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak” yani Arapça tabiriyle “Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münker” ilkesidir. Bu ilke, her müslümanın üzerine düşen bir vazife olup, toplumun iyilik üzere yükselmesini, kötülüklerden arınmasını ve böylece Allah’ın rızasına uygun bir yaşam sürmesini amaçlar. Toplumun her ferdinin bu sorumluluğu üstlenmesi, kolektif bir bilincin oluşmasını ve adaletin tesisini sağlar.
Bu blog yazımızda, bu yüce ilkenin ne anlama geldiğini, İslam’daki yerini, nasıl uygulanması gerektiğini ve günümüz dünyasındaki önemini detaylı bir şekilde ele alacağız. Amacımız, bu önemli görevin hem teorik hem de pratik boyutlarını açıklığa kavuşturarak, okuyucularımızın konu hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmalarını sağlamaktır.
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Nedir?
İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, İslam dininin sosyal adalet ve toplumsal düzen anlayışının merkezinde yer alan bir kavramdır. Bu kavram, müslümanların sadece kendi bireysel hayatlarında iyi ve doğru olanı yaşamakla kalmayıp, aynı zamanda çevrelerindeki insanları da iyiliğe teşvik etmelerini ve onları kötülüklerden alıkoymaya çalışmalarını ifade eder. Bu, pasif bir gözlemcilik yerine, aktif bir toplumsal sorumluluk almayı gerektirir.
“Ma’ruf” kelimesi, İslam şeriatına, akla ve genel ahlak kurallarına uygun, toplum tarafından iyi ve doğru kabul edilen her türlü söz, davranış ve eylemi ifade eder. Örneğin, namaz kılmak, zekat vermek, doğru sözlü olmak, adaletli davranmak, komşuya yardım etmek gibi fiiller ma’rufa girer. Bunların yaygınlaşması için çaba göstermek iyiliği emretmektir.
“Münker” ise, İslam şeriatına, akla ve genel ahlak kurallarına aykırı, toplum tarafından kötü ve yanlış kabul edilen her türlü söz, davranış ve eylemi ifade eder. Hırsızlık, yalan söylemek, iftira atmak, zulmetmek, alkol ve uyuşturucu kullanmak gibi fiiller münker kapsamındadır. Bu tür fiillerin önlenmesi ve ortadan kaldırılması için çaba göstermek de kötülükten sakındırmaktır. Bu iki kavram, toplumsal yapının sağlamlığını ve bireylerin huzurunu doğrudan etkiler.
İslam'da Bu Kavramın Temelleri Nelerdir?
İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak görevi, Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hadislerinde açıkça belirtilmiştir. Bu, müslüman ümmetinin en belirgin özelliklerinden biri olarak vurgulanmıştır. Bu görevin yerine getirilmesi, ümmetin hayırlı oluşunun bir şartı olarak görülmüştür.
Kur’an-ı Kerim’den Ayetler:
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran Suresi, 3:104)
Bu ayet, bu görevin kolektif bir sorumluluk olduğunu ve toplum içinde bu işi üstlenen bir kesimin bulunmasının önemini vurgular. Toplumun tamamının bu görevi üstlenmesi ideal olmakla birlikte, bir kısım müslümanın bu vazifeyi üstlenmesiyle diğerlerinden sorumluluk kalkar (farz-ı kifaye). Ancak, günümüzde her bireyin bu bilince sahip olması büyük önem taşımaktadır.
“Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velisidirler. İyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah, Aziz’dir, Hakîm’dir.” (Tevbe Suresi, 9:71)
Bu ayet ise, müminlerin birbirine karşı olan sorumluluğunu ve iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın müminlerin temel özelliklerinden biri olduğunu açıkça ifade eder. Bu, müminler arasındaki dayanışmanın ve kardeşliğin bir göstergesidir.
“Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.” (Lokman Suresi, 31:17)
Bu ayet, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini namaz ve sabır gibi temel ibadet ve ahlaki değerlerle bir arada zikrederek, bu görevin bireysel gelişim ve sorumluluk açısından da ne denli önemli olduğunu gösterir.
Hadis-i Şeriflerden Örnekler:
“Sizden kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin ki bu imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman, 78)
Bu hadis, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini yerine getirmenin derecelerini ve her müslümanın gücü nispetinde bu sorumluluğu taşıması gerektiğini açıklar. Bu, pasif kalmamanın ve kötülüklere karşı bir duruş sergilemenin önemini vurgular.
“Din nasihattir.” Biz: “Kim için ya Resulallah?” dedik. O da: “Allah için, Kitabı için, Resulü için, müslümanların yöneticileri için ve bütün müslümanlar içindir.” buyurdu. (Müslim, İman, 55)
Bu hadis, dinin özünün nasihat (iyiliği tavsiye etmek, kötülükten sakındırmak) olduğunu ve bu nasihatin sadece bireysel değil, toplumsal tüm kesimleri kapsayan bir sorumluluk olduğunu ifade eder. Nasihat, güzel sözle ve hikmetle yapılan bir uyarıdır.
Neden Bu Görev Her Müslüman İçin Önemlidir?
İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevi, sadece belirli bir zümrenin değil, her müslümanın üzerine düşen bir sorumluluktur. Bu görevin yerine getirilmesi, bireysel ve toplumsal birçok faydayı beraberinde getirir. Bu, toplumun sağlıklı bir şekilde varlığını sürdürmesi için elzemdir.
Bireysel Sorumluluk ve Ahiret Bilinci: Her müslüman, Allah’a karşı hesap verme bilinciyle hareket eder. Bu görev, Allah’ın emirlerinden biri olduğu için yerine getirilmesi ibadet hükmündedir ve ahirette mükafatı vardır. Kötülükler karşısında sessiz kalmak ise, Allah katında sorumluluk getirebilir.
Toplumsal Barış ve Adaletin Teminatı: Bir toplumda iyilikler yaygınlaşıp kötülükler azalırsa, o toplumda barış, huzur ve adalet tesis edilir. Tam tersi durumda ise, kötülüklerin yaygınlaşması toplumsal çürümeye ve düzensizliğe yol açar. Bu ilke, toplumun ahlaki omurgasını korur.
Ümmet Bilinci ve Dayanışma: Bu görev, müslümanların birbirlerine karşı duyarlı olmalarını, dertleriyle dertlenmelerini ve birbirlerinin iyiliğini istemelerini sağlar. Bu, ümmetin bir bütün olarak hareket etme ve zorluklara karşı birlikte durma kabiliyetini güçlendirir.
Allah’ın Gazabından Korunma: Tarih boyunca, iyiliği emretmeyi ve kötülükten sakındırmayı terk eden toplumlar, Allah’ın gazabına uğramış ve helak olmuştur. Bu görevin yerine getirilmesi, toplumun ilahi azaptan korunması için bir vesiledir. Bu, aynı zamanda bir tür toplumsal sigorta mekanizmasıdır.
Toplumsal Barış ve Adalet İlişkisi Nedir?
İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, toplumsal barış ve adaletin temelini oluşturur. Bir toplumda bireylerin birbirine karşı sorumlu hissetmesi, haksızlıkların ve zulümlerin önüne geçilmesinde önemli bir rol oynar. Herkesin birbirini uyarması, adaletin daha hızlı ve etkin bir şekilde tesis edilmesine katkıda bulunur.
Bu ilke sayesinde, zayıfın hakkı korunur, güçlü olanın zulmü engellenir. Toplumda yalan, hırsızlık, iftira gibi kötü fiillerin yayılmasına izin verilmez. Bu da bireylerin birbirine güven duymasını ve huzur içinde yaşamasını sağlar. Güven ortamı olmadan gerçek bir barıştan söz etmek mümkün değildir.
Ayrıca, bu görev, yöneticilerin de adil olmasına ve halkın haklarını gözetmesine yönelik bir baskı unsuru oluşturur. Yöneticilerin yanlışlarını dile getirmek ve onları doğruya yönlendirmek, bu ilkenin önemli bir boyutudur. Böylece, yönetimde de adalet ilkesi hakim kılınmış olur.
İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Nasıl Yapılır?
Bu görevin yerine getirilmesi, büyük bir sorumluluk ve hassasiyet gerektirir. Rastgele veya bilgisizce yapılan müdahaleler, çoğu zaman faydadan çok zarar getirebilir. Bu nedenle, bu görevin nasıl yapılması gerektiği konusunda İslami öğretilerde belirli prensipler belirlenmiştir.
Hikmetle ve Güzel Öğütle Yaklaşım
İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini yerine getirirken en önemli prensip, hikmetle ve güzel öğütle hareket etmektir. Kur’an-ı Kerim bu konuda açık bir yol göstermektedir:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir ve O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl Suresi, 16:125)
Bu ayet, davet metodunun temelini oluşturur. Hikmet, yerinde ve zamanında konuşmak, muhatabın durumuna ve anlayışına göre bir dil kullanmaktır. Güzel öğüt ise, yumuşak, ikna edici ve sevgi dolu bir üslup ile nasihatte bulunmaktır. Kaba ve kırıcı bir dil, genellikle karşı tepki doğurur ve amacına ulaşamaz.
Ayrıca, bu görevi yerine getiren kişinin kendi sözleri ve davranışları arasında tutarlı olması yani hal diliyle örnek olması da çok önemlidir. Söylediği ile yaptığı çelişen bir kişinin sözleri etkili olmayacaktır. İnsanları bir şeye davet ederken veya bir şeyden sakındırırken, önce kendi nefsinden başlamak esastır.
Aşama Aşama Uygulama: Kalp, Dil ve El
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yukarıda zikrettiğimiz hadisinde belirtildiği üzere, bu görevin yerine getirilmesinde üç temel aşama vardır:
1. Kalp ile Buğz Etmek: Bir kötülükle karşılaşıldığında veya bir iyiliğin eksikliği fark edildiğinde, öncelikle kalben o durumdan rahatsızlık duymak, o kötülüğün veya eksikliğin giderilmesini istemektir. Bu, imanın en zayıf derecesi olsa da, bir müslümanın kayıtsız kalmaması gerektiğini gösterir. Kalben kabul etmemek, içsel bir direniş ve red halidir.
2. Dil ile Uyarmak (Nasihat Etmek): Kalben rahatsızlık duyulan bir durumda, eğer imkan varsa, uygun bir dille, nazikçe ve hikmetle uyarıda bulunmak, nasihat etmek gerekir. Bu, kişiyi rencide etmeden, ayıplamadan, samimi bir şekilde doğruya yönlendirme çabasıdır. Bu aşamada, konuşulan kişinin kişiliğine ve konumuna dikkat etmek, en uygun zamanı ve üslubu seçmek büyük önem taşır.
3. El ile Müdahale Etmek (Fiili Olarak Engellemek): Bu aşama, kötülüğü fiili olarak engellemeyi ifade eder. Ancak bu aşama, her müslümanın doğrudan uygulayabileceği bir durum değildir. Genellikle devletin yetkili organlarına, emniyet güçlerine veya toplumda bu iş için görevlendirilmiş resmi kurumlara aittir. Bireysel olarak fiili müdahalede bulunmak, çoğu zaman daha büyük fitnelere, karmaşaya ve zararlara yol açabilir. İstisnai durumlarda, şahsi alanımızda ve gücümüz yettiğince, daha büyük bir kötülüğü engellemek amacıyla fiili müdahale söz konusu olabilir; ancak bu da çok dikkatli ve ölçülü olmayı gerektirir. Amaç, kötülüğü ortadan kaldırmak olmalı, yeni bir kötülüğe zemin hazırlamamalıdır.
Bu Görevi Yerine Getirirken Nelere Dikkat Edilmelidir?
İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevi, sadece niyetin samimiyetiyle değil, aynı zamanda doğru bilgi ve yöntemle de yerine getirilmelidir. Aksi takdirde, iyi niyetli çabalar bile istenmeyen sonuçlar doğurabilir.
1. Niyetin Samimiyeti: Her şeyden önce, bu görevi yerine getirirken niyetin tamamen Allah rızası için olması gerekir. Kişisel çıkar, gösteriş veya başkalarını küçük düşürme gibi niyetler, yapılan işin değerini düşürür ve bereketini kaldırır. Samimiyet, davranışlara da yansır.
2. Bilgi Sahibi Olmak: Ne emredildiğinin ve neyden sakındırıldığının iyi bilinmesi şarttır. Bir şeyin ma’ruf veya münker olup olmadığı hakkında kesin bilgiye sahip olmadan hüküm vermek ve müdahalede bulunmak yanlıştır. İslam’ın temel kaynaklarına ve ulemanın görüşlerine başvurmak önemlidir.
3. Sabır ve Hoşgörü: İnsanları doğruya yönlendirmek, bir anda gerçekleşen bir süreç değildir. Sabırlı olmak, defalarca denemek ve muhatabın tepkilerine karşı hoşgörülü olmak gerekir. Herkesin anlayış seviyesi ve değişme hızı farklıdır. Hemen sonuç beklemek hayal kırıklığı yaratabilir.
4. Fitneye Mahal Vermemek: Yapılan müdahalenin, mevcut durumdan daha büyük bir fitneye veya zarara yol açmamasına özen gösterilmelidir. Eğer bir müdahale, daha büyük bir kötülüğün ortaya çıkmasına neden olacaksa, o müdahaleden kaçınmak daha doğru olabilir. Zararın en az olanını seçmek esastır.
5. Önce Kendi Nefsinden Başlamak: İnsanları iyiliğe davet ederken, kişinin öncelikle kendi hayatında o iyilikleri yaşıyor olması gerekir. Kendi nefsi düzeltmeden başkasını düzeltmeye çalışmak, hem samimiyetsizlik olarak algılanır hem de etkili olmaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda en güzel örnektir.
Günümüz Toplumunda Bu Görevin Önemi ve Zorlukları Nelerdir?
Günümüz modern toplumları, bireyselliğin ön planda olduğu, değer yargılarının hızla değiştiği ve her türlü düşünceye karşı hoşgörünün (kimi zaman sınırsız) beklendiği bir yapıya sahiptir. Bu durum, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini yerine getirmeyi daha karmaşık ve zorlu hale getirmektedir.
Zorluklar:
- Bireysellik ve Özel Hayat Algısı: Günümüzde insanlar, özel hayatlarına müdahale edilmesini hoş karşılamazlar. Bu durum, nasihat etme veya uyarıda bulunma girişimlerinin “had aşma” olarak algılanmasına neden olabilir.
- Relativizm ve Değerlerin Göreceliği: “Herkesin doğrusu kendine” anlayışı, iyilik ve kötülük kavramlarının evrensel ve mutlak geçerliliğini sorgulatır. Bu da, birine “bu yanlıştır” demeyi zorlaştırır.
- Tepki ve Yargılanma Korkusu: Bir başkasını uyaran kişi, çoğu zaman tepkiyle karşılaşmaktan, yargılanmaktan veya dışlanmaktan çekinir. Bu da müslümanları pasif kalmaya itebilir.
- Medya ve Popüler Kültürün Etkisi: Medya ve popüler kültür, kimi zaman İslam’ın münker saydığı davranışları normalleştirme veya cazip gösterme eğilimindedir. Bu, kötülükten sakındırma çabalarını daha da güçleştirir.
Önemi:
Tüm bu zorluklara rağmen, bu görevin günümüz toplumundaki önemi daha da artmaktadır. Çünkü ahlaki değerlerin erozyona uğradığı, toplumsal bağların zayıfladığı bir dönemde, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma, toplumun ayakta kalması için bir can simidi görevi görür. Ahlaki çöküşün önlenmesi, nesillerin korunması ve geleceğe umutla bakılabilmesi için bu ilkeye sarılmak elzemdir.
Önemli olan, günümüz koşullarına uygun, hikmetli ve etkili yöntemler geliştirmektir. Kaba kuvvet veya sert söylemler yerine, diyalog, ikna, örnek olma ve sevgi diliyle yaklaşım, daha başarılı sonuçlar verecektir. Dijital platformlar, sosyal medya gibi araçlar da bu görevin yaygınlaştırılmasında doğru kullanıldığında etkili olabilir.
Sonuç
İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, İslam dininin sadece bireysel bir vecizesi değil, aynı zamanda toplumsal bir yaşam felsefesidir. Bu ilke, müslümanların sadece kendi kurtuluşlarını değil, tüm insanlığın iyiliğini düşünen, aktif ve sorumlu bireyler olmasını sağlar. Kur’an ve Sünnet’in açık emirleriyle sabitleşen bu görev, İslam ümmetinin hayırlı bir ümmet olmasının temel şartlarından biridir.
Günümüzün karmaşık dünyasında bu görevi yerine getirmek zorlu olsa da, hikmetle, sabırla ve en güzel üslupla hareket ederek, bu kutsal vazifeyi ihya etmek mümkündür. Unutmayalım ki, bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez; aksine, karanlığı aydınlatmak için daha fazla ışığa ihtiyaç vardır. Her müslüman, üzerine düşeni yaparak, toplumun daha iyiye doğru evrilmesine katkıda bulunmalıdır. Bu, hem dünyevi huzurun hem de uhrevi kurtuluşun anahtarıdır.
SSS (Sık Sorulan Sorular)
S1: Bu görevi kimler yerine getirmelidir?
C1: Bu görev, temel olarak her müslümanın üzerine düşen bir sorumluluktur. Ancak, fiili müdahale gibi aşamalar genellikle devletin yetkili organlarına veya toplumda bu iş için özel olarak görevlendirilmiş kişilere aittir. Herkes gücü ve imkanı nispetinde, öncelikle kalbiyle, sonra diliyle bu görevi yerine getirmelidir.
S2: Kötülüğü sakındırırken başkalarının özel hayatına müdahale edilebilir mi?
C2: İslam, özel hayatın gizliliğine büyük önem verir. Kötülükten sakındırma görevi, genellikle açıkça işlenen veya toplumu doğrudan etkileyen kötülükler için geçerlidir. Kapalı kapılar ardında, kimseye zarar vermeyen ve aleniyet kazanmayan durumlarda araştırmacılık yapmak (tecessüs) veya özel hayata müdahale etmek caiz değildir. Önemli olan, güzel ahlakı yaymak ve kötülüğün aleni hale gelmesini engellemektir.
S3: Bu görevi yerine getirmezsek ne olur?
C3: Bu görevi terk etmek, hem bireysel hem de toplumsal olarak ciddi sonuçlar doğurur. Bireysel olarak Allah katında sorumlu olunur ve ahiret azabı söz konusu olabilir. Toplumsal olarak ise, kötülüklerin yaygınlaşması, ahlaki çöküş, adaletsizlik, huzursuzluk ve nihayetinde Allah’ın rahmetinin toplumdan çekilmesi gibi durumlar yaşanabilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bu görevi terk eden toplumların musibetlere uğrayacağını belirtmiştir.